30.3.08


Yakın ve uzak
yan yana gelirler bir "an" da
kalpleri tek bir dil konuşur..
sessizlik...

29.3.08

ışıkların denize vurduğu bir geceden

Kurulan düşünceler kadar sessiz olabilseydi kalbimiz
Beklentisiz bir yaşamın tadına varabilseydi her halimiz
Gecenin içinden el sallayarak ayrıldığımız dostlar gibi
Huzurla ayrılabilseydik ikimiz
"Biz" olmadan "Bir" olabilir miydi benliğimiz?

6.3.08

I feel so different

photo: Olivia Parker

God grant me the serenity to accept the things I can not change
Courage to change the things I can
And the wisdom to know the difference
I am not like I was before
I thought that nothing would change me
I was not listening anymore
Still you continued to affect me
I was not thinking anymore
Although I said I still was
I'd said "I don't want anymore"
Because of bad experience
But now I feel so different I feel so different
I have not seen freedom before
And I did not expect to
Don't let me forget now
I'm here Help me to help you to behold you
I started off with many friends
And we spent a long time talking
I thought they meant every word they said
But like everyone else they were stalling
And now they seem so different
They seem so different
I should have hatred for you
But I do not have any
And I have always loved you
Oh you have taught me plenty
The whole time I'd never seen
All you had spread before me
The whole time I'd never seen
All I'd need was inside me
Now I feel so different
I feel so different
I feel so different
I feel so different

Sinead O'connor

2.3.08

Karaburun













Sabah uyandığımda, içimden bir ses "git" diyordu..iyi de nereye? Yatağımda dönüp dururken "Karaburun" yankılandı kulaklarımda. Hiçbir kuşku duymadan, dingin bir şekilde hazırlandım benim için bir ilk olacak bu yolculuğa. Hava güneşli idi. Ama güneşin acelesi vardı sanki. Bulutların arasında kah belirip kah yokuluyordu. Yine de mis gibi bir hava beni içine çekiyordu. Domuşların kalktığı Üç Kuyular terminaline geldiğimde gün öğleni geçmişti. Yolun 2,5 saat süreceğini öğrenince içimi bir sevinç kapladı. Ne kadar uzun sürerse o kadar iyiydi, zira benimle gelmek isteyen düşüncelerimi yol boyunca salmak istiyordu benliğim. Bir gezgin kendini terk etmeliydi yola çıkmadan. Teker teker bırakmalıydı onu esir edenleri. Böylece dolmuşun en arka koltuğundan seyre daldım, önüme yeni görüntüler sunan güzelim toprakları. Zeytin ağaçları sımsıkı sarılmıştı onları besleyen karaya. Kır çiçekleri, bir süre önce yağmış yağmurun ayak izlerinden gülümsüyorlardı şimdi. Yanıma aldığım kitabın bir iki sayfasını okudum. Ama biliyordum ki kapağını açmayacaktım tümgün. Dünya yeni kitabımdı bugün. Her kıvrımın ardından yeni bir güzellik kucaklıyordu beni. Köy evlerinin bahçelerinde oynayan çocuklar gibi "an" dışında hiçbirşeyim yoktu artık. Ne büyük bir özgürlüktü bu, ne büyük bir canlılık. Sanki içimde bir yerlerde bazı şeyler siliniyor, yerini "ben" siz bir varlık dolduruyordu. Gittikçe sarplaşan kayalıklı tepeler denizle kucaklaşırken, ben de dünya ile kucaklaşıyordum. Gezgin, gittiği yerlerin dokusuyla bütün olmalıydı. Geldiği yerin izini bırakmadan, onu kucaklayanların içinde kaybolmasını bilmeliydi. Tüm beklentilerim, hüzünlerim, yapmış/yapacak olduklarım önemini yitiriyordu. Sadece doğa, yaşam, ve bütün vardı. Bundan başka hiçbir şeye ihtiyacım yoktu...

Yüklerimi bıraktıkça, dünyanın kapısı biraz daha aralandı. Denize açılan bir uçta, sakin ve gülümseyen insanlar beni ağırladı. Kasabanın merkezinde indim. Benden başka yabancı yoktu. Bilet satan adama en sonki dolmuşun saatini sordum. Bana ön sıralardan bilet vermeye çalışsa da, en arka koltukta ısrar edince, tebessümle boyun eğdi kararıma. Buraya ilk kez geldiğimi söyleyince hem şaşırdı hem de sevindi. Bana limanı tarif ederken yaşadığı yerden gurur duyuyor gibiydi. Duyulmayacak gibi değildi. Ege'nin sularına açılan bir yarımada, zeytinliklerle süslü yüksek dağların, denizde son bulduğu bir nokta. Burada yaşamak güzel olmalıydı. Hem dağ havasını hem de deniz rüzgarını içime çekerek yokuş aşağıya inmeye başladım. Sokaklar bomboştu. Güneş doğanın tüm renklerini iyice parlatmıştı. Hayranlığım dışında hiçbir düşüncem kalmamıştı. Beni merkeze bırakan dolmuş şöförü yanımdan geçerken durdu, limana gidiyorsam bırakabileceğini söyledi. Sevinçle kabul ettim. Ön koltukta oturan oğlu ile şarkı söylerek beni minik limanda indirdiler. Yaşam sevinci şarkılarından bana bulaşmış bir halde, limanın etrafını süsleyen birkaç salaş kafe ve pansiyon arasında yürüdüm. Beni kendine çeken güneşli bir masaya oturdum. Yan masadakiler şöyle göz ucuyla baktılar kim geldi diye, sonra kendi dünyalarına döndüler kayıtsızca. Deniz gözlerimi içine çekti. Köpek sesleri tavla zarlarıyla karışıyor, araya, yabancı bir dil izlenimi veren insan mırıltıları giriyordu. Altın renkli bir kedi emin adımlarla bana yanaştı. Gözlerine bakmam yetmişti, hemen sürtündü bacaklarıma. Dayanamayıp onu seveceğimi biliyordu. Kafasını okşadım bir iki kere, yetmedi, iki ayağının üstünde dikilerek kafasını elimin altına getiriyordu sürekli. Hiç bıkmadan sevdim ipek tüylerini, o da kesik miyavlamalarla çevap verdi. Oturduğum Kafe-pansiyonun, ismini daha sonradan öğreneceğim sahibi, Emel öğretmen, bana gülümseyerek yanaştı, önce çay geçirdiğim aklıma, sahlep fikirini soktu muzipçe. Sakinliğim iyice artmış, rüzgar saçlarımı okşarken kendimi AN'a tümüyle teslim etmiştim artık. Ufuk çizgisinde aninden beliren kırmızı bir şilep, gözümü çeldi. Tam önünde, denizden biten kayalıklardan oluşan bir ada "buraların sahibi benim" dermişcesine inat ve heybetle duruyordu. Mütevazi bir balıkçı kayığı minik limandan ayrıldı. Bir zamanlar eski bir geminin battığı bu denizin üstünde, bilinmeyene doğru yol almaya başladı . Karaburun batığını duymuştum. Kış aylarının korkulu rüyası Lodos'un hışmına uğramış, Romalılardan kalma 7.yüzyıla ait bir Ticaret gemisiydi. Denizin 40 metre altında, güçlü akıntıların bulunduğu bir yerde, geniş bir alana dağılmış,ve batıktan geriye sadece sınırlı sayıda amfora kalmıştı. Tarihin bizim göremediğimiz izlerini taşıyan bu gizemli denize bu sefer saygıyla baktım

Yanımda bana eşlik eden kedinin yerini "kara burunlu" siyah bir köpek aldı. Ayağımın dibine yuvarlandı ve uykuya daldı. Başka bir masaya çay götüren Emel öğretmen, bana uğrayıp sıkılıp sıkılmadığımı sordu. İsimlerimizi değiş tokuş ettik, gülümsemelerimiz eşliğinde. İstersem gazete verebileceğini söyledi, ya da sohbet edebileceğimizi. İçtenlikle hayatımdan çok memnun olduğumu söyledim. Beni andan uzaklaştıracak bir şeye ihtiyacım yoktu. Masama yolda geliren gördüğüm kır çiçeklerinden oluşan bir vazo koydu, ve anlayışla uzaklaştı. Bir anda maviliğin ortasında renkler oluştu. Bulutlar tepemden bana gülümserken yanlız olmadığım hissi kapladı içimi. Yalnız değilim. Hiçbirimiz değildik. Ve olmamız imkansızdı. Dünya beni içine almış, ev olmuştu yorgun ruhuma. Kıvırcık kuyruğunu sallayarak giden kara köpeğin yerini daha büyük ve sakin görünüşlü, başka bir siyah köpek aldı. Sanki tüm yaşam ve içindekiler sırayla beni selamlıyordu. Yeni köpek sakince yanaştı, yuvarlak kafasına dokunur dokunmaz hemen başını kolumun üstüne koydu. Saatlerde öyle durabilirdik. Kahverengi gözlerini bana dikti. O gözleriyle, ben de sessizliğimle, birbirimizle konuştuk sonsuz süren bir "an" boyunca.

Gün, ilk önce dağların mı, yoksa bulutların mı arkasında kaybolacağını düşünürken, ben ise buraya tekrar gelip daha uzun kalmayı düşündüm. Tam o sırada Emel öğretmen yanıma gelip "Denizkızı" isimli bu pansiyon-kafenin kartını verdi. Ne zaman istersem gelip kalacabileceğimi söyledi. Ben de mutlaka tekrar geleceğimi söyledim. Bir dahaki sefer onun hikayesini dinlemek için dönecektim. Hava soğumaya başladığı için bazı müşterileri içeri geçtiler. Masalar teker teker boşalmaya başladı. Benimse kıpırdamak geçmedi içimden. Dolmuş saati yaklaşmasaydı daha saatlerce bakabilirdim dünyaya olduğum bu yerden. Sahlepin üstüne bir de çay söyledim sonunda. Batmaya başlayan güneş, önümdeki adanın dik yamacını parıldatarak son görevini yerine getirdi.

Biraz yürümek ihtiyacı duyarak, hesabımı ödeyip kafedekilerle vedalaştım. Sakin adımlarla dolmuşun beni indirdiği yokuştan tırmanmaya başladım. Zeytin ağaçlarının, yıkık dökük evlerin, bulutların arasındaki görkemli tepelere bakan bir caminin yanından geçtim. Ben yokuşu tırmandıkça yeni şeyler çıkıyordu karşıma. Ayak seslerim kuş seslerine karışıyordu. Hiç olmadığım kadar kucak açılmış hissettim kendimi. Dünyanın beni kucaklamasına izin verdiğim için büyük bir mutluluk duydum. Kendi dünyalarımızdan çıkıp yeryüzüne kendimizi bıraktığımızda, bizi türlü türlü sürprizlerle ödüllendiriyordu "evimiz". Renkli kıyafetleriyle yeşilliğin ortasında yabani ot toplayan köylülerden biri, başını kaldırıp uzun uzun baktı bana. Yabancı olduğumu hissetmişti. Belki bir merak uyanmıştı içinde. Belki de şaşırmıştı tek başına bir kız gördüğüne bu yolda. Buraya "tek" geldiğim için teşekkür ettim beni yönlendiren özüme. Çünkü tek başınalığım sayesinde "tüm" olabilmiştim etrafımdaki yaşamla. Yokuşun en dik yerinde, arkamdan çekingen bir "merhaba" sesi duydum. Bisikletini sürerken yokuşta yavaşlamış olan, 10 yaşlarında gözlüklü bir oğlan bana gülümsüyordu. "Merhaba" dedim sevinçle. Sanki birbirimizi yıllardır tanıyormuşcasına sohbet etmeye başladık. Annesi onu alışverişe yollamış ama evden bir şey unuttuğu için geri dönüyordu. Yokuşun onu nasıl yorduğundan bahsetti. Benim adımlarıma eş bir ritimde bisikletini sürmeye çalışıyordu. Bisikletinin ona göre büyük olup olmadığını sordum. Boyuna göre büyükçe bir bisiklet seçmiş gibiydi kendine. "Herzaman kullandığım bisiklet" dedi gururla. Ben de "o zaman yapabilirsin, az kaldı bitmesine yokuşun" diye yüreklendirdim onu. Yokuşun bitiminde yavaşca hızlandı, bir kaç metre ötedeki evin önünde durdu. Benim ona yanaşmamı bekler gibi yavaşca indi bisikletinden. Yanından geçerken, el salladık birbirimize ve minnettarlığımızı bıraktık kalplerimize. En tükendiğimiz anlarda bir "merhaba" bile yeterdi yokuşumuzu hafifletmeye. Bazen hiç tanımadığımız biri, bazense en en yakın dostumuz olarak dünya hep gönderirdi elçilerini bize. Önemli olan gelenlerin gitmesine izin vermekti. Yeni yerler açabilmekti hayatın bize getirdiklerine. Yaşam ancak böyle sürebilirdi. Gelenler birgün mutlaka giderdi...
Meydanda, bir yanı ağaçlara ve denize, diğer yanı yüksek dağlara bakan bir çay bahçesinde, dolmuş saatini beklemeye başladım. Uzaktan çıngırak sesleri duyup başımı çevirdiğimde, dağdaki bir patikadan inen siyahlı beyazlı bir keçi sürüsü gördüm. O kadar hızlı koşuyorlardı ki, çok sevimli gözüküyorlardı. Dik bir yamaçtan bu kadar hızlı inebilmek tam onlara göre bir işti. Çıngırak seslerine bir darbuka sesi karıştı ansızın. Dönüş saatimi haber veren bir büyücünün elinde tıngırdıyormuş gibi algıladı onu, hayalperest düşüncelerim. Dolmuşun en arkasındaki yerimi aldım. Kulağıma taktığım kulaklıklardan sakin müzikler yayıldı içime. Dolmuş dönüşte hızlı olmaya karar vermiş, virajları dönerken bir o yana bir bu yana savuruyordu bizi. Bir çocuk gibi zevk aldım bu heyecandan. Başımı pencereye yasladım. Gecenin içinde yavaşca kararan bu güzel yarımadaya veda ettim. Denizdeki teknelerin ve şileplerin ışığı dışında hiçbir ışığın olmadığı yerlerden geçtik. Tepelerin ve ağaçların arasına serpiştirilmiş beyaz kaya parçalarının geceyi kendilerince aydınlatmakta olduğunu şaşkınlıkla farkettim. Bir zencinin dişleri gibi, Karaburun'un karanlığında gülümsüyorlardı yıldızlara. Üzerinde "Kavimler Kapısı Tiyatro Atölyesi" yazan evden bozma bir durakta yavaşladı minibus. Bu ismin ne anlama geldiğini düşünürken, bu yörenin bir kapı olduğunu hissettim. Bu yarımada sadece Ege'ye açılan bir kapı değil, dünyanın beni içine almak için araladığı bir kapıydı. Bu topraklarda nice insanların nice oyunlarda oynadığını hayal ettim. Eski Yunanlıların neler yaşadıklarını, nasıl insanlar olduklarını düşündüm. Birzamanlar İonya deninlen bu büyülü yerde bulunduğum için kendimi ne kadar mutlu hissettiğimi farkettim. Tam bu sırada minibuse eski Yunanlıları andıran siyah sakallı bir adam bindi. Bir filozofa benziyordu, uzun sakalı ve dalgalı saçlarıyla. Karaburun'da sık sık düzenlenen felsefe konferanslarına gelen hocalardan biriydi belki de. Adamın ardından daha ufak tefek, Hintliye benzeyen gözlüklü başka bir adam ve iki genç daha bindi. Dolmuş ismini gerçekleştirmişti. Benim yanımda kalan son yere dingin ve sevecen bakışlı bu gözlüklü adam oturdu. Otururken ona sevgiyle gülümseyesim geldi. İçtendiğimden etkilenmiş ve biraz şaşırmış olarak ağırbaşlılıkla oturdu yanıma. İçimden bir ses, görmüş geçirmiş bir insanın yanımda oturduğumu söyledi bana. Gecenin karanlığında bir yolu paylaşıyorduk hep beraber. Kendi dünyalarımıza dönmeden önce, özlerimizle konuşuyorduk sessizce.
Kıvrıla kıvrıla sona yaklaşırken ve tam uykuya dalacakken, yanımdaki adam omuzumdan hafifçe dürttü, su isteyip istemediğimi sordu nazikçe. Belli ki kendisi şöförden su istemişti. Ve bana da sormak geçmişti içinden. Nazikçe teşekkür edip istemediğimi belirttim. Bir yolda, bir yolcuyla su paylaşmak fikri hoşuma gitmişti yine de. İzmir'e döndüğümüzde saat 8 olmuştu. Sakince indim ve evime doğru yola koyuldum. Herkes yanımdan hızla geçereken, ben daha da yavaşlamak istedim. Otobüs durağında durup arkamı döndüğümde, minibüste yanımda oturan adam ve onu takip eden esrarengiz iki gençle göz göze geldik. İyi akşamlar diledim. Teşekkür ederek yanımdan uzaklaşırlarken, bir daha karşılaşmayacağımız insanlarla ne çok "an" paylaştığımızı, ve bu "AN"ların ne kadar değerli olduğunu bir kez daha hatırladım...

1.3.08

Transformation

Transformation comes, like death, in its own time. And, like death, it takes you from one dimension into another.