18.2.11

Dost dostun ay(na/nı)sıdır


Serdar Özkan'ı daha önce okumamıştım. "Kayıp Gül"'ün çok sattığını duymuş ama almamıştım. Geçenlerde benim için çok değerli bir dostum için kitapçıdan bir dergi seçerken gözüme ilişti "Hayatın Işıkları Yanınca" adlı kitabı. Hiç duraksamadan gittim, seçtim ve aldım iki tane, nedenini bilmeden. Ve su gibi akan bir dilde yazılmış içindeki yolculuğa bıraktım kendimi, hemen bitmesin diye yavaş okumaya gayret ederken.

Romanda, kendine "arkadaş" arayan Ömer isimli bir çocuğun hikayesi var. Ömer şöyle diyor kitabın bir yerdinde: "Benim için arkadaş içimdekini bilen demek". "Arkadaşlık ise iki çocuğun bir çocuk olması".

İçimizdekini biz bilmeden bilen, bildiği için de bizi anlayan birine ihtiyaç duyuyoruz hepimiz. Çünkü ancak o kişi bizi yargılamadan, olduğu gibi kabul edebilir diye düşünüyoruz belki de. Ya da bizi zaten bildiği için ona hiçbir açıklama gereği duymayacağız diye düşünüp rahatlamak istiyoruz. Ve böylece, içimizle "bir" olanı arayıp duruyor, bulamayınca da özlemini çekiyoruz.

İçimizdekini dışarda aramak bizim kaderimiz. Ya da alışkanlığımız. Bize biz kadar yakın birini bulma arzumuz belki de kendimize yakın olmayı unuttuğumuzdan. Oysa içimizde olup biteni ne kadar tanıyoruz ki? Bir başkası bizi bizim yerimize bilsin isteyişimiz
bu yüzden olmasın sakın?

Yine de bazen, bazı özel insanlarla aramızda bir ağ, bir yakınlık ve hatta bilindiklik hissi oluyor. Onların bizi anladığını ve bizim de onları anladığını kalbimiz biliyor. İşte böyle kişilerle karşılaşınca büyük bir huzur, sevinç ve mutluluk hissi yaşıyoruz içimizde. Bazen konuşmak bile istemiyoruz. Sadece varlıkları yetiyor.

Hayatınızda böyle yakın hissettiğiniz kişilerle daha sık karşılaşmanız dileğiyle, bu yazıyı bana ayna olan tüm dostlarıma ithaf ediyorum.

Sevgimle



Resim: Escher/ Peeled Faces

11.2.11

Gino Ceccarelli Bardales







Bir kara kedinin bana bugünki armağanı, Peru'lu bu sanatçı ile tanıştırmak oldu.
Amazon kadınları, büyü ve mitolojilerin pırıtılı diyarından içgüdüsel bir dokunuş...
Sevgiyle...

6.2.11

Frida ve diğerleri...

İstanbul bizi sevgililer ayında çağırdı ve sürprizlerle dolu bir macera yaşattı. İlk hedefimiz Frida Kahlo'nun sergisiydi. Bütün eserleri olmamasına rağmen gördüklerimiz hayranlığımızı arttırdı. En sevdiğim tablosuyla ("Evreni kucaklayan aşk, toprak ben Diego ve Senyor Xoloti") bizi sessiz bıraktı.




Kaldığımız yer, Babaannemin ve dedemin doğup büyüdüğü mekanlardaydı. Atalarımın izinde, Sarıyer ve çevresinden gözüme yansıyanlar yeniyle eskinin kavuşumundaki "an"dı.

Çocukluğumun yaz aylarını geçirdiğim konağın, rengi değişse de hala aynı kokusuyla karşımdaydı.


















Gitmeyi planlamadığımız mekanlar ve sergiler de bize ayrıca sunulan bir armağandı.



Türk Sineması Müzesi



Ve ucu ucuna yetişdiğimiz "Body Worlds" sergisi gibi.


Ama en güzeli, İstanbul'un taşkın ve yaşlı ruhunu hissedebileceğimiz kaçamak anlardı. Enerjisi ve zenginliğiyle, bizi hiç bıkmadan kucakladı...ve katmanlarında büyülü bir yolculuğa çıkardı...

1.2.11

Yatmadan...

Bedenimin altında yatan katmansız şeyin dışavurumu,
tasvirsiz bir andan başkası değildi.
Eskisi gibi sözlükleri ard arda sıralamamak, 
tek bir sözcükle herşeyi anlatabilmekti.
Tıpkı "insan" gibi,
yani anda varolan katmansız şeyin dış kabuğu gibi,
Tek bir söz
Tek bir ses
Tek bir renk
bütünü barındırmaya yeterdi.