11.12.12

moods of the moon

Ofiste kağıt okumalarıma ara vermiş bir halde, müziğe sarıldım yine. Nereden yayın yaptığını bilmediğim bir radyonun ismine takıldı düşüncelerim. "Moods of the Moon". Piyano parçaları yayıldı ansızın odaya. Pencereden baktığımda, buzul mavisi bir gökyüzü ve bulutlara karışan dağ siluetlerinde, dinlendim birkaç saniye. Ruhumuzun değişen hallerini düşündüm. Ne zaman yoga dersime girsem, nefes ve onun doğurduğu bedensel akışın içinde, en sevdiğim şey, halden hale girmek. Bir poz diğerine akarken, bir nefes diğerine doğarken, bedenin bütünlüğündeki dönüşüm ve hareketi izleyen zihin, müzikle bir olurken, ve ter içinde, sözcükler ardı ardına sıralanırken içimden dışarı, her hali deneyimlemenin güzelliği, beni en çok mutlu eden. Keşke sadece yogayla yaşasam...Masa başında zihinimi kurcalamak ve bedenimi dondurmak yerine, hep o hareketin, bütünlüğün, akışın ve müziğin içinde olsam. Sessizliğini özleyen bir gürültü gibiyim şu an...

10.12.12

Değişim...

İnsanın dönemleri var. Ağaç gibi. Her bir deneyim, yeni bir dal, yeni bir sürgün. Her sürgünün bir yaprağa, her yaprağın sonbahar ve kışa yenik düşüşü var. Yazmak da benim için öyle. Dönem dönem, sürgünlerinin arttığı, sonraysa yaprakların dalından uçup giderken, etrafı sessizliğe bıraktığı zamanlar var. Konuşmak zamanı ve susmak zamanı. Ne zaman geri dönüp eski yazdıklarıma baksam, gördüğüm en belirgin şey değişim. Bazen bu yazıları ben mi yazmışım dedirten bir şaşkınlık, bazen de şu andan geçmişe bakmanın beni gülümsettiği bir sevencenlik... Yaşam, bu şaşkınlıkların ve sevecenliklerin gelgitinde bizi kendi şarkısıyla büyütürken, şunu görmemi sağladı bugün: Yaşam asla iki yokluk (ölüm ve doğum) arasında değildir. Yaşamak bu ikisinin sonsuz devinimidir...