14.1.13

Hayatı basitçe yaşamak..

Buraya yazdıklarım sadece basit bir hikaye ve eminim çoğu kişi bu hikayeden sıkılabilir ve diyebilir ki hiç de heyecan yok içinde. Ama ben, tam da basitliği özlediğim için, yaşadığım basit anları aktarmak istedim yine de. Kendim için yapmak istedim bunu, çünkü görünenin ardında yatanı derinlemesine gözlemlemek ve sindirmek istedim. Bugün işe gitmeme kararı aldım. Epeydir işimde süre giden gerginlikler ve enerji uyumsuzlukları yormuştu beni. Ben de final dönemini bir fırsat bilip, gitmeyeceğimi bildiren bir mesaj attım iş yerime. Artık bu işle aramdaki bağ koptu kopalı, kendime daha çok değer ve zaman verme isteği günbegün arttı, ve işsiz kalma pahasına, artık sadece kalbinin sesini dinleyen biri oldum çıktım. Böylece bu günü basit ve sakince geçirmeye karar verdim. Eşim sabah işe giderken, bugün tüm işe gidenlerden farklı bir gün yaşayacağım dedim kendime. Sabah güneşi ışıl ışıl aydınlattı evimizi ve kedişleri. Ben de önce onları besledim ve sevdim. Sonra evi toparladım, çamaşır koydum makineye, ve güzel bir kahvaltıyla merhaba dedim güne. Öğleye kadar tüm sakinliğimle, biraz internette gezindim, aylaklık yaptım, kitap okudum, çamaşırları astım, kurumuşları yerlerine yerleştirdim ve ne yemek pişisem diye başladım düşünmeye. Evdeki erzaklara bakınca epeydir bulgur pilavı pişirmediğimi ve canımın onu çektiğini fark ettim. Bunun için domates ve yeşil biberin eksik olduğunu gördüm ve zaten çıkmayı planladığım uzun yürüyüşe, hedef olarak alışverişi de ekledim. Ve 12.00 gibi çıktım, sırtımda çantam, kulağımda müzikler, minik bir tepenin üzerine konulmuş sitemizden, mandalin bahçelerine inen yola. Ve daracık bir patika aldı beni götürdü deniz kenarındaki yola. Giderken, eşimin değişiyle, yeşilliğin ortasında "lamba" gibi parlayan mandalinlere selam ettim. Derme çatma köy evleri ve bahçelerindeki tüm hayvanlara, kedi ve köpeklere, tavuk ve horozlara, vaktiyle görmüş olduğum baykuşu bir daha görürüm umuduyla baktığım elektrik tellerinde bu sefer beni karşılayan saksağanlara, kıvrılarak giden yolun kenarında arada karşıma çıkan mis kokulu incirlere ve ağaçların aralarına bitmiş ebegümeçlerine gülümsedim... Sonunda karşıma çıkan araba yolunu sevmeyerek aştım, ve buldum kendimi deniz kenarında. Şimdi dümdüz bir yol beni götürecekti Migros'a. Daha önce buraya hiç yürüyerek gelmemişim. Oysa ne güzelmiş ve ne kadar da sakin. Yaşlı amca ve teyzelerden başka kimse yok gibi. Bir de kırmızı şapkalı bir çocuk sahilde oynuyor büyükannesinin gözetiminde. Sakin, az nüfuslu bir balıkçı kasabasındayım sanki. Herkesin gözü ufukta bir yere dalmış, ve bu meditatif sakinliği, denizde yavaş yavaş salınan balıkçı tekneleri bozuyor tatlılıkla. Güneş ve soğuk, ying/yang gibi dengeli bir şekilde yanaklarımı okşarken, tempolu bir yürüyüş tutturdum ve kah uzaklaştım deniz kenarından, altyapısı bozuk semtimiz sayesinde, kah deniz kenarındaki kayaların dibine kadar yakınlaştım. Ama yılmadan yürüdüm. Birden önüme, aynı benim gibi sırt çantası, beresi ve gülümsemesiyle yürüyüşe çıkmış genç bir adam daha çıktı. Tek sıra halinde ardarda yürürken, işte benim gibi işini ekmiş biri daha diye düşündüm:) Bir ara o da arkasına döndü ve göz göze geldik. Sonra ben onu yavaşca solladım ve deniz kenarındaki piknik banklarına oturmuş köpekli bir aileye doğru yöneldim. Ailesine şımarmakta olan Golden cinsi köpişin yanından geçerken, o meraklı gözlerle bana yaklaştı ve elime ıslak burnunu değdirdi, böylece onun dilinde selamlaştık ve devam ettik yollarımıza. Birden kaldırım bitti. Ama İzmir'de artık beni şaşırtmayan bu duruma teslim olmadım ve deniz kenarında, kaldırım yerine tek bir kişinin üzerinde yürüyebileceği, yüksek ve diğer yanında trafiğin hızlı bir şekilde aktığı, betonun üstünde yürümeye devam ettim. Çok eylenceliydi. Deniz kıyısından iyice yükseldik, öyle ki, bir yanım denize bakan minik bir uçurum, öteki yanım hızla akan sevimsiz bir trafikti. Dışardan garip algılandığımın farkındaydım. Arabalardan bana deliymişim gibi bakanları hissedebiliyor, ve bu durum bana daha da büyük bir zevk veriyordu. Hayatın bu çizgi olduğunu hayal ettim içinden. Dikkatli yürümezsen tehlikelerle dolu ama bir o kadar da merak ve meydan okuma içeren bir yoldu hayat. Ve sonu yine güvenli kaldırıma bağlanıyordu bir şekilde. Bir süre daha yürüdükten sonra sonunda Migros'a ulaştım. Listem ufacıktı aslında. 6 yumurta, deniz tuzu, ekmek, domates , yeşil biber ve roka. Bütün bunları almak için tam 45 dakika yürümüştüm. Oysa yürüyüştü yolu zenginleştiren, beni hem içime hem de dışıma yönlendiren. Önce alışverişimi yaptım, ve hepsini sırt çantama yerleştirdim. Sonra domates, biber ve rokayı biraz ilerdeki balıkçı halinde, ürünleri taze olan manavdan almaya karar verdim. Manavdaki teyze ile kısacık sohbetimiz bile o kadar doğal ve tüm basitliğiyle güzeldi ki, gündelik hayatın hayhuyundan bir gün bile uzaklaşınca, ne kadar insani bir hayat varmış geri planda, diye düşünmeden edemedim. Sonra baktım biraz açıkmışım, Migros'un yanına yeni açılmış Özsüt'de mola vereyim dedim, dönmeden önce. Kimsecikler yoktu benden başka. Pencere kenarına yerleştim ve aldığım gazeteye göz gezdirirken, çay ve en sevdiğim blueberry (maviyemiş) li pastayı söyledim kendime. Sakinlik huzur ve anda kalmanın mutluluğunda çayımı yudumlarken bir anda camdan bakasım geldi ve bir süre önce önüme düşmüş ve sonra geride kalmış, siyah bereli ve sırt çantalı yabancıyla göz göze geldim. Birbirimize gülümsedik ve o yürüyüşüne devam ederken, ben bu gülümsemenin altında yatan asıl mesajın birbirini tanıyan ve aynı şey için yollara düşmüş iki yoldaşın birbirine selamı olduğunu anladım. İyice ısınıp, dinlenip enerji topladıktan sonra, dönüş yoluna koyuldum. Bu sefer yüküm biraz daha ağırdı tabi, bu yüzden daha yavaş yürüdüm ve bu yavaşlık sayesinde, anlık ve güzel şeylere tanık olmaya devam ettim. Gözlerim denizle gökyüzünün birbirine karıştığı ve sisle örtülü ufuk çizgisini ararken, iki balıkçı teknesinin ortasında, kocaman beyaz bir şey ilişti gözüme. Önce duba sandım, ama bir de bakım kocaman uzun bir gagası var ve balıkçılar da heyecanla onu gözlemlemekte. Tüm heybetiyle ve güzelliğiyle ansızın havalanan pelikan'ı hayranlıkla takip etti gözlerim. Kocaman kanatlarıyla, deniz yüzeyine yakın bir planör gibi hızla uçmaya başladı. Belli ki o da bir balıkçıydı ve aşağıda ne var ne yok diye bakınıyordu denize. Onun denize paralel uçuşu o kadar rahatlatıcı bir görüntü oluşturdu ki, sonsuza dek onu izleyebilirdim. Gözden kaybolana dek kaldım onu izlediğim bankta ve sonra aheste yürüyüşüme geri koyuldum. Deniz kenarına ilk indiğim yere gelince, sessiz bir bankta bir kere daha dinlendim. Sağımda örgü ören bir teyze vardı. Biraz ilerde yavaş adımlara yürüyen yaşlı bir amca ve başka bir bankta yatıp denize bakan bir adam. Zaman durmuştu sanki. Bütün bu insanlarla birlikte ben de farklı bir yaşam boyutuna girivermiştim işte. Koşuşturma yok. Didinme yok. Gerginlik yok. Konuşma yok. Bilgisayar yok. Herşey basit ve yalın aslında. Bu banka bir daha gelirsem, örgümü ve kitabımı da getirme kararı alarak, eve doğru giden patikaya daldım. Doğanın enerjisinin iyileştirici gücünü bir kere daha hissettim tüm kalbimle. Ve yürüdüm. Sadece yürümenin verdiği iç huzurla yürüdüm. Bedenimi dinleyerek yürüdüm. Doğayı dinleyerek yürüdüm. Ve yolun sonunda kedilerin otobanı izlediği balkonumuza ve limonselvilerin eve girerken bilet kestiği bahçemize geri döndüm. Bu yazıyı okuyanlar için hiçbirşey olmadı belki. Çok sıkıcıydı herşey. Ama benim için çok şey oldu. Burada paylaştıklarım sadece olanların hafızamdan söze yansıyan bir kesiti... Bir kase bulgur pilavı ve yeni demlenmiş gül çayı eşliğinde, bu günün bendeki izini bıraktım herkese açılan bu pencereye ve yeniden anladım ki hayat bu kadar basit ve yalın aslında...

4.1.13

ilk giden olmak...

Hayatımdaki döngülere baktığımda, her bir sürecin sonunun benim "gidişim" in başlattığını görüyorum. Ankara'dan gişim mesela yeni bir döngünün başı olmuş. Benim gişimle sadece kendi hayatım değil, geride bıraktıklarımın, yani ailem ve dostlarımın da hayatları değişmiş. Kendi hayatımda da ne zaman eskiyi bırakıp yeniye "gitsem", ivme kazanmış bazı şeyler. Hızlanmış birden bire. Oysa ne zaman gitmeyip kalsam bir yerde, herşey banal bir tekrar ve kısırdöngüye dönüşmüş, ta ki ben bunalıncaya ve yeniden gitmeye karar verinceye kadar. Farkettim ki hayatımdaki ve diğerlerinin hayatlarındaki değişimin ilk öncüsü ben olmuşum hep. Bunu şimdi, yani yeni bir gidişin eşiğinde farketmek, tanımlanamaz duygular yaratıyor içimde. Hep böyle mi olacak sorusunu sordurtuyor ister istemez... Oysa yaşamımdaki tüm ilkleri böyle yaşadım ben. Tüm sevinçleri, aşkları, hüzünleri ve yıkımları. Eşimle de böyle evlendim, yogayla da böyle tanıştım ben. Hep ilk giden oldum. İçimdeki o hiç ölmeyen özgürlük rüzgarı, beni hep bir yerlere götürdü ve dalga dalga yayılan değişimler yarattı çevremde. Bazen rüyalarımdan, bazen içimdeki sesten, bazense, karşılaştığım bir yabancıdan ilham aldım ve hep o ilk adımı ben attım. Bir yanım beni geriye çekse de, eninde sonunda yenik düşmesini bildim. Ve gittim. Gidişimle, değiştim. Gidişimle değiştirdim. Gidişimle, yol çizdim ve yürüdüm, izlerim kaybolana dek... Şimdi, yeni bir yolun eşiğinde, ilk giden olmanın, hayatımda sürekli tekrarlandığını fark etmek, garip bir hüzün bıraktı içime. Belki de ilk defa yorgunluğumu fark ettim. Ve aynı hüzün, huzur getirdi içime, çünkü yaşamın kendisinin ruhumdan böyle aktığını hissettim.... Fu'ya...