15.8.10

Zümrüt&Gece




Zümrüt ve Gece, evimizin koruyucu melekleri, birbirini seven iki zıt kişilik, hem yumuşak, hem gizemli iki "aşk"...

6.8.10

"Bir"ey

Son günlerde Toplum ve Birey arasındaki ilişkiyi düşünmekteyim. Bitirmek üzere olduğum kitabın (Tanrılar Okulu) bir paragrafında şunlar yazıyor: "Kitle bir hayalettir; tekil ve çoğul olan her şeyden etkilenen bir mekanizmadır, inancı yoktur. Tek bildiği, her şeyi yerle bir etmektir. Bu kalabalıkların asıl rolüdür. Yalnızca bütünlük ve irade sahibi olan kişiler düşleyebilir ve imkansızı gerçek haline getirebilirler."

"Bir"ey olmak, kendi içinde "Bir" olmadan olmuyor. Ne zaman dış seslerin boyunduruna girsen, içindeki Bir, Birçok oluyor. İnsanın kendini bulması, kendi özgünlüğünü yaşaması için ilginç bir denge gerekli. Topluma karşı çıkmadan, onunla savaşmadan, (ki böyle olunca insan kendi dengesini yitiriyor) kendini yaşaması ve gerçekleştirmesi için ne yapması lazım? Kendine olan güvenini, özsaygısını ve sevgisini yitirmeden ve iradesini kullanarak, sabır ve azimle kendi yoluna gidebilmesi için, nereden başlamalı?

Cevabı zamanı gelince gelir:)

3.8.10

Karadeniz, Yente Yaylası ve diğerleri...



Büyülü ve hızlı geçen bir 25 Temmuz'un ardından balayı için seçtiğimiz Karadeniz yaylaları, bize yepyeni bir dünyanın kapılarını açtı...Doğayı ölesiye seven bizler için sanki "Cennet" gezegenine yapılan sonsuz bir yolculuktu Karadeniz yolculuğumuz. O kadar çok güzel "an" vardı ki, aralarından seçip sizlerle paylaşmak biraz zor oldu:)
Sevgili Hasan'ın bizim için tasarladığı t-shirtlerimizle yola koyulduk ve ilk durağımız olan Trabzon Teknik Üniversitesinin dinlenme tesislerindeki müthiş bitki örtüsüne hayran kaldık.

Bir gece konakladığımız bu bakımlı tesisten ayrılırken, bizleri bekleyen muhteşem doğanın sadece başlangıcını görebilmiştik. Araba kiralayarak ikinci durağımız olan Sümela Manastırına doğru yola koyulduk. Bir süre sonra araba yolu tükendi, biz de eski rahip ve rahibelerin yolundan manastırın kurulu olduğu kayalığa doğru yayan tırmanışa geçtik.

Yolda giderken bizi bekleyen sürprizleri de es geçmedik.
Kayaların içindeki heybetli manastırın enerjisi çok yoğun hissediliyordu. Yeşilliklerle kaplı dağlara bakan minik pencerelerden kimbilir kimler bakmıştı...
Oyukların içindeki duvar resimleri, yıpranmış olmalarına rağmen, hala büyülü bir etkiye sahipti.
Tüm sıcağa rağmen dönüş yolu boyunca hiç eksilmeyen akarsular bizi ferahlatıyor ve onları hep takip etmemizi söylüyorlardı. Biz de öyle yaptık:)
Sümela manastırından Uzungöl istikametine doğru yol alırken ve gittikçe yükselmeye başladığımızda, bitki örtüsü de daha bir çoşkulu hale geliyordu. Uzun bir araba yolculuğundan sonra, Uzungöl'ün 7km yukarısında, yaklaşık 2000 m yükseklikteki, Yente yaylasındaki otelimize geldik. Bundan sonrası artık hep tepelerde, bol oksijen, güleryüzlü insanlar, ve muhteşem bir doğanın içinde geçecekti.
Artık Uzungöl'ü bile tepeden izleyecektik.
Sabah güneşiyle doğayı selamlayacak,
hem sık ormanların içinde,
hem de yükseklerdeki bulutların üstünde yol alacaktık.
Hatta otelimizin kırmızı çatısına bile tepelerden bakacaktık.
Gezilerimiz esnasında güler yüzlü dostlar da bize eşlik edecek, ve sadece birbirimizin fotoğrafını çekmemize engel olacaklardı:)
Böylece hergün başka bir yayla, başka bir tepeyi ziyaret ettik.
2000 m. den sonra ağaçlık alanlar yerini özgür steplere bırakırken, biz de yeni bir doğanın,
ve yeni dostların tadını çıkardık.
Bazı günler yine aşağılara indik.
Sürekli akan sularda serinlerdik.
Sonra yeniden başka tepelere,
başka köylere gittik. En sonunda,
2500 metrenin üzerindeki Yedi Göller adıyla anılan, ve birbirinden sevimli krater göllerinden oluşan mekana ulaştık. Heyecanımız yüzünden yanımıza yiyecek almadığımız için açlıktan bayılmak üzereydik, neyseki gölün yanında kamp kuran dostlar bize yiyeceklerini sundu.
7 gölden sadece ikisini ziyaret edebildik. Sanki başka bir gezegen yüzeyi gibi, sakin ve ıssız bu yükseklerde, su bulmak ilginç ve güzel bir histi.