5.8.16

Kutlama



Havuzun durgun maviliğinde dinleniyor bakışlarım. Bakışlarımı izliyor bedenim. Arılar hafifçe dokunuyor suyun yüzeyine, tıpkı suyun bedenime dokunuşu gibi. Yaslıyorum başımı beni kucaklayan suya ve yavaşca dans ediyorum onunla. Ama aslında kendimle. Yani varoluşun kendisiyle.

Sonsuzluğun içine akıyor bedenim her bir kulaçta. Kolarımın ritmi hiç durmadan dönüyör, dönüyor dönüyor, bir derviş gibi suya...

Sezen Aksunun "kutlama" parçası beliriyor ansızın kulaklarımda. Kutluyorum yeni başlangıçlarımı.  Kutsuyorum bitişlerimi. Kutluyorum yaşamı ve içindekileri. Kutsuyorum ölerken yeniden doğan her bir yanımı.

Müzik ve dans alıyor beni içine, "bir" olabilmem için iteklediğim tüm yanlarımla.

"Başımı omzuna yaslamaya, hayata yeninden başlamaya, bağında, bahçende, pınarlarında, içimi yıkmaya geliyorum" diyor Sezen.

Ve ben, dans ediyorum her nefeste varoluşumla, dans ediyorum her nefesle yaşamın içindeki bin binbirçeşit hallerimle.

Ve yaslıyorum başımı kendime, hayata yeninden başlamaya, içimi yıkamaya gidiyorum, dans(l)a...

22.7.16

Değişen Türkiyenin eşiğinden...



Bembeyaz bir sayfa duruyor önümde. İçine ne koysam onunla şekilleniyor. Ne söylesem, onunla anlam kazanıyor. Her ne kadar içimdeki sözcükler "b(y)itik" ise de son günlerde, çağırıyor beni beyaz sayfa. Önünde çıplak, önünde ma(h)su(n)m, önünde kararsız kalsam da, yazıyorum işte yeninden, düşlerimden arta kal(an)ları.

Hayatın amacı nedir? Varoluş nedenim ve amacım var mı? Bana ihtiyacı var mı Dünyanın? Ya Evrenin? Bu hayatı neden seçtim ben?

Beyaz sayfa susuyor sorularım karşısında. İçimden gelen cevapları duymak, dinlemek ve var etmek için. Ben ise sadece soruyorum bugün. Cevapları belki başka bir güne, ya da başka bir hayata bırakıyorum sessizliğimde.

"Sessizliği dinle" diyor içimdeki Kızılderili, "Çünkü o konuşur ve bilir"...


14.2.16

Doğaya...

Bugün bir zeytin ağacının altına uzandım. Ve  toprak ana kucakladı beni. Ağacın dalları üzerime şefkatle eğildi. Ve gözlerimi açtığımda bir martı yakaladı bakışlarımı. O anda hepimiz "bir" olduk, ve önce yanağımı okşayan sonra kulağıma fısıldayan rüzgarın sesini duyduk. Ve o dedi ki: Doğa en büyük sevgi.
Sevgililer gününüz kutlu olsun.

9.2.16

1000 yıllık Tanrı







Geçenlerde bir doğa yürüyüşü yaparken, eskiden yazmış olduğum bir yazı aklıma geldi ve yeniden paylaşmak istedim.

1000 yıllık Tanrı

Geçtiğimiz Nisan ayında kendimi dünyanın bir ucunda bulduğumda, sanki farklı bir gezegene ayak basıyor muşum gibi hissettim. Japonyaya ikinci yolculuğumdu bu, ama sanki ilk kez gidiyordum. Japonya, keşfedildikçe içinde yenidünyalar barındıran, kutu içinde kutu misali bir ülke çünkü.
Bu gidişimde, öteden beri ilgi duyduğum Japon kültürün, Şinto geleneğini daha iyi anlamak üzere, Nara bölgesini ziyaret etme fırsatım oldu. Şintoizm, Japonların en eski inanışlarından biri. Kökleri milattan önce 1000 yılına kadar gidiyor. Ve günümüzde hala yaklaşık 5 milyon kişi bu inanışın takipçisi. Bu gelenekte ruhani güç ya da Tanrı (Kami) doğadaki her türlü varlıkta (dağ, taş, bitki, hayvan vs. gibi) yaşıyor. Tanrı’nın bu hallerine dua etmek için, doğa içinde kutsal sayılan mekânlara, önce Torii adı verilen bir kapıdan giriliyor. Sonra, isteyenler mekânda bulunan bir tapınakta, bu tanrıları önce uyandırıp (evet onlar normalde uyuyor!) sonra dilek diliyor ya da dua ediyorlar.

Nara’da, 1000 yıllık, Kasuga Ormanı adı verilen kutsal bir orman var. 250 hektara yayılan ve Kasuga tepesinde bulunan bu orman kutsal olduğu için, orada yaşayan hiçbir canlıya, zarar verilmiyor. Dolayısıyla, içinde 175 tür ağacı,  60 tür kuşu ve etrafta özgürce dolaşan ve neredeyse evcilleşmiş sayısız geyiği barındırıyor.

Nara’daki dört Şinto tapınağından en büyüğü sayılan ve adını bu bölgeden almış Büyük Kasuga Tapınağı ormanın hemen girişinde bulunuyor ve tapınaktan ormana giderken taş fenerlerle süslü bir yol sana eşlik ediyor.

Bu yolun sonunda, yağmurdan kaçarken altına sığındığım küçük bir mabette, bir Şinto rahibinin ritüeliyle karşılaşma şansına erişiyorum. Yeşilin içinde parıldayan mor renkli kıyafetinin içinde, zarif bir şekilde yürüyerek, kutsal kapı Torii’nin önünde, önce ormanı selamlıyor, sonra bir mantra söylüyor. Ardından mabedin önündeki çanı çalarak tanrıları uyandırıyor. Her şey sisli ve puslu bir havanın içinde, sanki iyice gizemli ve büyülü bir hal alıyor.

Ama beni asıl büyüleyen şey, Kasuga Tapınağının avlusunda karşıma çıkan, dev bir ağaç oluyor. O kadar ulu ve büyük ki, yerden çıkıp gökyüzüne uzanan birkaç kökü var ve tapınağın duvarları o köklere göre inşa edilmiş. Böylece ağaç ve tapınak uyumlu bir bütünlük içerisinde var oluyorlar. Ağacın hemen dibindeki tabelada Japonca bir şeyler yazıyor. Sonradan öğreniyorum ki, karşılaştığım ağaç 1000 yıllık bir Tanrı. Diğer insanlar gibi ben de gidip ona dokunuyorum ve önünde dilek tutuyorum. Ağacın çevresinde bir ip sarılı ve ipin üzerinde şimşek şeklini andıran kâğıtlar asılı. Origami sanatının vatanı olan Japonya’da, zikzak şeklinde katlanmış ve pirinç samanından örülmüş iplere asılı,  O-shide  isimli bu kağıtlara hemen hemen her Şinto ve Budist tapınağında rastlamak mümkün. İşlevi ise,  bir mekânın ya da varlığın kutsal yani Kami olduğunu vurgulamak. 

Yağmurlu ve puslu bir havada ziyaret ettiğim bu orman içinde yürürken, ünlü animasyon ustası Hayao Miyazaki’nin filmlerinden bir karede yürür hissine kapılmamam imkânsız. Ağaçların Tanrı olduğu bu kültürde, doğanın insandan üstün tutulduğunu görmek, özlemini duymuş olduğum bir hisse yeniden kavuşmak gibi.

30.1.16

Hatırlıyorum...

"Hatırlıyorum simsiyah bir kedi olduğum zamanları. Gecenin karanlığıyla bir olup, gündüze meydan okuduğum anları. Öğle vakitlerinin yakıcı güneşinden kaçarken saklandığım gölge altlarını. Ve akşam serinliğinin, yalnızca benim bildiğim o gizemli sırlarını. Hatırlıyorum beni görünce yollarını değiştiren insanların bakışlarındaki ıssızlığı. Ve bir yaz yağmurunun tüylerimi parıldatan dokunuşlarını. Uçuşan kuşların bıyıklarımı titreştiren kanat çırpışlarını. Ve bir çatının tepesinden etrafı izlerken içime çektiğim rüzgarın o mis kokulu aromasını. Hatırlıyorum her an uçacakmışcasına hafif ve çevik ama bir o kadar da sağlam ve atik adımlarımın, duyulmayan o sinsi tınısını. Ama en çok da beni benden alıp uzaklara götüren, ve defalarca bir insan olarak uyandığım, uzun, o up uzun uykuları..."

25.9.15

İzmir'de sonbahar

İzmir'de sonbahar kısa sürer. Yazdan kışa geçerken bir anlığına kendini gösterir. Tam da bu yüzden değerlidir. Ne yazın, ne de kışın güneşine benzer sonbahar güneşi. Havası gibi ılık ılık yayılır yeryüzü kanvasına. Bu akşam üzeri arka bahçemizin sazlıklarında dinlenirken yakaladım onu. Sazların üzerindeki kahverengi yumuşak tüylerin üzerine uzanmış, rüzgarla işbirliği içerisinde bir o yana bir bu yana sallanmakta. Kulağıma parlak hışırtısı yansımakta. Araya giren böcek sesleri görüntü ve sesin oluşturduğu orkestrayı tamamlamakta. Gün uykuya çekilirken, renkler kahverenginden turuncuya göçerken, bir çizgi filmimin karelerini renklendiren çizer gibi renklendirdi sazlıkları güneş. Mavinin derinliğine göndermeden önce dünyayı, bir çocuk çoşkusuyla izlemem için etrafı, tüm hünerini gösterdi varoluş, ve bana da yaşaması kaldı, güzelliğini anın...

16.7.15

Mola

Epeydir uğramadığım bir dünyayı, özledim bugün. Yazılarımın dünyasını, başka bir "ben"in dünyasını. Evet blogların modası geçiyor belki, ama benim için yazmak, kendime yaptığım bir kavuşum. Bloğum ise hayatımın izlerini taşıyan bir arşiv. En azından bir süreliğine... Mola verdiğim bir gün bugün ve ben yeniden, eskideyim... çok yakında görüşmek üzere.. Fu

15.3.14

Kim bilebilir ki, bizden başka...

Hem tanıdık, hem bilinmeyensin. Seninle her karşılaştığımda, yeni bir sırrını bana vermektesin. Tam da ne zaman bana tanıdık gelsen, seni hiç tanıyamayacağımı bana hissettirensin. Belki de bu yüzden, sana olan açlığım. Çünkü sen hiç tükenmeyesenin. Nedenini bilmeden sevmek ve sonra uzaklaşıp gitmek. Sırf dönebilmek için geri, ve görebilmek için bizi birbirimize bağlayan şeyi, sadece bir "an" lığına. Ve unutup gitmeden önce herşeyi birkez daha, sorabilmek, "kim bilebilir ki, aramızda geçen şeyi, bizden başka?"

24.1.14

Yeni Evimizin Civarı-Urla Yelaltı Mevkii

Rüzgar bizi yine yollara düşürdü ve yepyeni bir eve doğru itekledi. Eski evimizden 6km daha geriye, Urla'ya doğru, zeytinliklerin arasında bahçeli bir ev nasip oldu bize. Ve ben de evimizin civarındakileri bugün keşfettim coşkuyla. Doğa herzaman insanı özüne yakınlaştırıyor...hele de yalnız başına içine kendini bırakırsan..."Hoşgeldin" dedi bugün bana altında oturduğum ulu zeytin ağacı..."hoşbuldum".

9.12.13

Facebook çıktı mertlik bozuldu

Ne kadar uzun zamandır uğramamışım bloğuma. Fark ettim ki, işten güçten arta kalan zamanların bir kısmını, gereksiz yere facebookta geçirirken, uzak kalmışım yazmaktan ve okumaktan. Oysa yazmak en değerli "an" larımdan biriydi eskinden. Beni bana geri getiren, içime döndüren ve kendimi anlamama yardım eden. Bloğum, hem içime hem de dışıma açılan bir pencereydi, kapatılmış pancurlarının tozunu bugün almaya başladığım. Zamanı gelir belki açılır yine pancurlar ve içinden kedi dolu hikayeler taşar dışarı...kimbilir:)
İkea köşe kedisinden sevgiyle:)

16.8.13

Yolcu...

Hani bazı günler, kafanın içinde yorulduğun bir an gelir de, sessize oturursun bir köşeye. O köşe ister oturma odandaki bir koltuğun köşesi olsun, ister balkonundan ufka açılan bir köşe, farketmez. Önemli olan oturmaktır orada sessizce. Ve yaşamın tüm hallerini gözlemlemek. Önce kendinle başlarsın, halden hale akan duyguların ve düşüncelerin arasında, sessizce kalırsın, ve gözlemlersin. Sonra belki çevrendekilere bakarsın. Evinin içinde unutup da hatırladığın şeylere, kitaplara, resimlere, objelere, ve daha önce hiç görmemiş olduğun detaylara. Eğer evden dışarı açılırsa köşen, örneğin balkonunun köşesine kondurduğun bir kanapenin ucunda oturuyorsan sessizce, o zaman genişler penceren. Ufuklara kadar giden bir yaşam akışının içinden, önce başlarsın bakmaya yakınındakilere, örneğin hepsi ayrı bir karakter olan kedilerinin hallerine. Sonra kayar gözlerin uzaklara, ağaçlara ve bitkilere, kan gibi akan otoban üstündeki trafiğe, dağlara ve kıyısındaki evlere, denize ve denizin ötesindekilere. Gözlerin gelip giderken yakından uzağa ve uzaktan yakına, birden alışıla gelmemiş bir şey dikkatini çeler. Önce anlamlandıramazsın ne olduğunu. Çünkü yabancıdır varlığı. Akışın tersinedir gidişatı yada da duruşu. Akşam trafiğinin en yoğun olduğu saatlerde, vızır vızır akan Izmir-Çeşme otobanında, bir de bakmışsın, sağ şeritten yavaş adımlarla yürüyen bir sırt çantalı gitmektedir. Onun sırt çantasıyla yürüyen bir adam oluğunu anlaman epey zaman alır. Oraya ait olmayan bir varlık olduğu için, onu bir yaratık, canavar, uzaylı ya da robot zannetmen pek mümkündür. Onun bir insan olduğunu anladığında ise, "deli" dersin içinden. "Ya ezilirse?" Sonra sakinleşip yargılama dürtünü terk ettiğinde, dikkatle incelersin gideni. Uzun boylu, ve kendinden uzun sırt çantası ile, sakin ve ritmik adımlarla yürümekte olan bir adam. Ne zamandır yürümektedir acaba? Ve nereye gitmektedir? Otobanın hangi çıkışından çıkacaktır kimbilir. Ama o, tüm bu sorulardan bağımsız, hızla giden arabaların arasından, istifini bozmandan yola devam etmektedir. Belki de onu, otabana bakan evlerden, sadece ben görmüşümdür. Ya da belki, öyle biri hiç yoktur ve herşey hayal ürünümdür. Gerçek her ne ise, sonuçta "o" dur beni buraya getirip bu satırları yazdıran. "O" dur sessizce oturmamın bana bugünkü armağanı ve belki de nedeni. Ve "o" dur, herkesin gitmediği yoldan gidenlerin, yanlarında herzaman bir farkındaklık hediyesi taşıdıklarını, bana hatırlatan... Sevgili yolcu, her kimsen bu satırları okuman dileğiyle... Fu

30.7.13

Cat eye

Bir kedi baktı ufuklara, bizim göremediğimizi duydu, duyamadığımızı gördü, bilemediklerimizi anladı...

30.6.13

Sessizlik

Kendimle başbaşa bir pazar...arada kaptırılan işler, tatlı bir yorgunluk, 1Q84'ün gizemli dünyası, koyu bir çay, sessizlik, ille de sessizlik ve kediler...hepsi de zamanı yavaşlatan anlardan ibaret...içimde ise, hızlı düşünlerin dinginliğe açılan kapısı...ve...

19.5.13

Kazdağları'nda kendimle buluşma...

Uzun zamandır ihtiyacım olanı evren bana hediye etti. Gündelik hayatın koşturmasına bir dur deme fırsatı verdi. Tümüyle anda kalabilmenin zevkini tattırdı, yogayla kendimi keşfetmem için beni dürttü ve her dürtüşüyle yeni farkındalıklara yolculuk yaptırdı. İlk defa özlemedim İzmir'i ve içinde yaşadığım hayatı...ve şimdi bu hayatın beni yutmasına ne kadar izin vereceğim bilemiyorum. Evde yapılacak işler sıkmaya başladı bile ruhumu:) Oysa gözlerimi her kapayışımda ben nehrin kenarındaki geçmişimle bir oluyorum yine...