31.12.10

Mutlu Yıllar!

Deniz fenerlerini hep çok sevmişimdir. Gecenin karanlığında yol gösterirler, sakin duruşlarıyla.
Önümüzdeki yılın da, ruhsal yolculuğumuzu böyle aydınlatması dileğiyle, hepinize bol kahkahalı, yaşama sevinci dolu bir yıl dilerim!

10.12.10

"Bir" gün işte...

Genelde günlerimi anlatmayı çok sevmem. Akşamları eve gelince "nasıl geçti günün?" diye sorar eşim. Hemen bir cevap bulamam. Düşünmem ve sindirmem gerekir böyle bir soruyu. Doğru sözcükleri bulmak için susmam gerekir. Sabırsız olan eşimse bu sessizliğimi çok bekleyemez ve başlar kendi gününü anlatmaya. O zaman ben de, tek çocuk olarak geçirdiğim küçüklüğümden, ta bu zamana kadar taşıdığım bir alışkanlıkla, içimde tutmaya devam ederim günün bana kattıklarını. Annem ne çok kınardı eskiden herşeyi kendime saklayışımı. Şimdilerde ise alıştı, çünkü başka türlüsünü beceremediğimi sonunda anladı.
Ama bu sefer işte, yazasım geldi bir günün beni bana kavuşturuşunu. Bir yola çıktım dün. Gittim, gördüm, öğrendim. İçimde biriktirdim. Düşündüm ve hissettim. Tek bir çizgi üzerinde gittim ve geldim. Ama içimde zigzaglar çizdim. Dervişler gibi döndüm helezoni. 
Sabah şiddeli bir yağmur eşlik etti evden çıkışıma. Göz gözü görmezcesine ağladı gökyüzü. Yollardaki arabalar tüm panikleriyle hızla giderken istikametlerine, ben yeşil ışıkta durdum, sırılsıklam olmuş bir kadın ve genç bir kıza yol vermek isteyişimde. Şaşkınlıkla baktılar gözlerimin içine. Benim olan yolu kararlı bir şekilde onlara verişime. Kahverengi-bej başörtüsünün altından, bilgece selam verdi yaşlıca olan kadın. Genç kız ise çoktan geçmişti nehrin ötesine.
İşte böyle başladı yolculuğum. Beklenmedik olmanın büyüsüyle. Kendimden öte ama yine de kendimle "bir" olan bir başkasını görüşümle. Gün içinde herşeyi ve herkesi böyle "görmeye" karar verdim. Tüm iş arkadaşlarımın burun kıvırdığı bir piyango çıkmıştı çünkü bugün. Ve bunu en güzel değerlendirmenin yolu, kendimden çıkıp dışarı, benden gayrı ama ayrı olmayanlara dokunabilmekti belki de. İzmir'e bir buçuk saat uzaklıktaki küçük bir ilçe'ye, Ödemiş'e, bölümümüzü tanımak ve kariyer günlerinde görev almak üzere ben seçilmiştim. Ne güzel bir fırsattı bu, bir yolun beni dönüştürebilmesi için. Kendi tekrarlarımdan kurtulup, anın içinde yeniden hayatı hissedebilmek için. 
Böylece, diğer bölümlerden başka tanıdık yüzlerle doluştuk üniversitenin servisine. Yanıma düşen sessiz ve utangaç bir dostun iç güzelliğini kalbimde hissederek, daldım manzaranın içine. Şöförün hemen arkasındaki koltukta oturmuş, iki siluetin arasından akıp giden yolu, yani hayatın insan perdeleri arkasından oynayan filmini izliyordum şimdi. Yeşil tarlaların ve küf rengi zeytinliklerin arasında tek başına duran siyah bir korkuluk ilişti gözüme. Korkutmak şöyle dursun, kucak açmış selamıyordu evreni karamsar giysisiyle. 
Asfaltın üzerinde, önümüzden koşturan sarı-turuncu sonbahar yaprakları, yeşil tarlalara kadar taşırdılar sabırsızlıklarını.  Biliyordum ki, Ege'nin sonbaharı, insanı gibi fevri olur. Dikkat etmezsen kayar giderdi elinden. Ankara'nınki gibi kök salmazdı hüzünlere. Denizin rüzgarına karışıp göç etmeyi tercih ederdi başka memleketlere.
Havada uçuşan bir yaprak beni aldı götürdü küçük bir çocuğun "an" ına. Önümüzde yol alan arabanın camından, uzatmış ekmek tutan elini yağmura, toprak kokulu sosuna banarcasına, "bir" oluyordu rüzgarla. Bir yandan da belli ki yan tarafımızda otlayan ineklerle konuşuyor, belki de yemeğini sunuyordu onlara. Hiç kil rengi inek görmemiştim o güne kadar. Belki de öküzdüler. Ama kızılımsı toprakla "bir"diler. Yolun sağında kümelenmiş yaşlı çam ağaçlarıyla beraberdirler.
Çömlek kırmızısı toprakların arasından bir traktör dolusu yeşil ot geçti ansızın. Günün kontrastına kontrast katarcasına. Kimbilir hangi sebzeydi taşıdığı. Ispanak, turp otu ya da belki de en sevdiğim roka idi. Ama en önemlisi, sarı rengi sadece güneşte gören Egenin, bize zevkle sunduğu bir renk idi. Yolun sonunda, iyice acıkmış karnımızı ilçenin tek ünlü lokantası olan "Atom Lokantası"ında doyurduk. Bir lokanta için ne muhteşem bir isim. Atomlarımıza işleyen bir lezzet.
Yol ve yemek sohbetsizce geçti bitti hızlıca. Ama gözlerim, gördükleriye konuşmaya doyamamıştı, okula vardığında. Burada bambaşka bir dünya bekliyordu bizi. Cıvıl cıvıl lise öğrencileri, kıpraşıp şakalaşarak bekliyorlardı kapıda dizi dizi. Böylece, sadece bana ayrılmış yuvarlak bir masada oturdum ve bekledim şövalyelerimi. Yavaş yavaş yanaşmaya başladı çekingenliğini yenmiş kimileri. Ve işte başladı bir umut, bir merak, biraz da iletişim kurabilmenin sevinci. Gencecik ruhlar çekingenliklerinden kurtulup içlerini dökmeye başladılar bana. "Biz" dedi bir tanesi, "Daha çok genciz, ne istediğimizi, nasıl bir meslek seçeceğimizi bilmiyoruz. Okuyoruz ama neyi sevdiğimizi, ne yapamak istediğimizi bilmeden". İçim acıdı bu duruma.  Toplumumuzda,  hiçbir secenek bırakmadan, kendini bilme ve öğrenme özgürlünü ve fırsatını vermeden yetiştiriyoruz çocuklarımızı. Bir arkadaşımın anlatığı gerçek bir hikaye geliyor aklıma. Avrupa'da şu anda ismini hatırlayamadığım bir şehirde, çocukların, daha ana okulundayken neye ilgisi ve yönelimi olduğunu tespit ediyorlar ve ona göre yönlendiriyorlarmış. Daha ilk günden bir sürü farklı enstrumanın olduğu, müzik aletlerinden tutun, resim, spor daha aklınıza gelebilecek her türlü farklı uğraşa ait objelerle dolu bir salona salıverip çocukları, hangisinin hangi oyuncağa ilgisi olduğunu gözlemleyip, ona göre sınıflara ayırıyorlarmış. Biz  ise zorla belli kalıplara, zorla belli uğraşalara yöneltip, istemediği şeyleri gençlere zorla öğretme eğilimindeyiz . Bütün bunların altında yatan çocuklarımızın  işsiz kalma , bir yere sap olamama, dünya çarkının içindeki oyunda kötü bir role sahip olma korkusu belki de. Bir de "büyüklerin" çocukları için herşeyi onlardan daha iyi bildiği inancı, "ataerkil" toplumlarda, yani yaşlıların hayat basamağındakilerin en bilgesi olduğu inancı ile yoğrulmuş toplumlarda, daha da baskın. Böyle yaparak gençlerin ışığını söndürmeğe ne kadar da hevesliyiz.... 
Bu soruyla bana gelen gencecik ışıltılara şöyle dedim. "Bırakın onu bunun sesini. Kendinizi gözlemleyin. Hayatta nelerden hoşlanıp hoşlanmadığınızı öğrenmek için farklı durumlarda, farklı deneyimlerde neler hissettiğinize bir bakın. Hepimiz yeri geldiğinde boşluğa düşüyoruz. Ne istediğimizi bilemiyoruz. Ama mutlaka içimizdeki bir ses bize buraya ne için geldiğimizi fısıldar. Yeter ki onu dinlemesini bilelim. Belki de işe, ne istemediğimizi bularak başlayabiliriz." 
Konuşmalar konuşmaları açtı böylece. Kimilerinin tasarıma şimdiden doğal bir ilgisi olduğu besbelli idi. Kendi öğrencilerimizin işlerinden oluşan kataloğu gösterdiğimde, yapılan işlerden etkilenen ve hatta eleştirenler oldu. Okulda kendi yaptığı "bilim" projelerinden tutkuyla bahsedenler. Fotoğraf çekmeyi çok seven ama bir fotoğraf makinasına sahip olamayanlar. İsteyen, hayal eden, heyecanlanan ama bir o kadar da istediklerini yapma fırsatı ve motivasyonu bulamamış olanlar.  Korkuyla geri çekilenler. Özgürce konuşmuş olmanın mutluluğuyla masama tekrar tekrar gelenler. 
Böylece sıra sıra genç "umut" geldi misafir oldu masama. Ben de elimden geldiğince bir kibrit daha yaktım, taze mumlarını canlı tutmaya. Umudun inanca, inancın eyleme ve eylemin de kendini gerçekleştirmeye yol açmasıydı dileğim. Akşama doğru sis bastıran bu küçük ilçeden, içimdeki dileğin sessizliğiyle çıkıp gittim.
Dönüş yolunda herkes yorulmuş, bırakıvermişti kendini uyku mahmurluğuna. Akşamları çevredeki fabrikalar yüzünden çok sis olurmuş bu mekanda. Bu yüzden kimse kimseyi göremez, arabalar sis lambasıyla gezermiş. Düşündüm bir an için. Sis de, gece de, hiç farketmediğimiz bir anda bastırıverir günün üstüne. Ortak özellikleri belki de herkesi ve herşeyi bir kılmasıdır. Detaylar gözükmez, insanlar evler ve ağaçlar siluete dönüşür. Farklılıklar görünmez olur. Belki bu yüzden geceleri daha hüzünlü, daha yalnız hisseder insan. İnsanın en çok arzu duyduğu şeydir, görünür olmak, duyulmak, dinlenmek ve anlaşılmak. Hepimiz evrenin bize tüm dikkatini sunmasına, bizi duymasına ve onaylamasına ihtiyac duyarız zaman zaman. Bunu sağlamanın yolu belki de arzuladığımız bu dikkati ve sevgiyi evrene geri vermekle başlar. Dinlenmediğimizi düşünüyorsak, belki de oturup dinlemeliyiz. Sadece  insanları değil, herşeyi. Görünmediğimizi düşünüyorsak aralamalıyız bizi "diğer" lerinden ayıran sis perdesini. Daha önce hiç dikkat etmediğimiz şeylere verebilmeliyiz dikkatimizi. Ve hiç bıkmadan ve usanmadan merak edebilmeliyiz, küçük bir çocuk gibi, haylaz bir kedi gibi, ve yüzünü güneşe dönmüş bir çiçek gibi, hayatı ve içindekileri....

9.12.10

Yazar-Okur-Yazar-Kitap

Elif Şafak'ın kitaplarının içine düştüm yine. Sanki görünmeyen bir el, beni hiç ummadığım bir anda itti yeninden tutkuyla okumaya. "Aşk" la bıraktığım yola, "Firarperest"le devam ediyorum şimdi. Sırada bekleyenler de var başucumda: ilk romanı "Pinhan",  "Siyah Süt" ve "Baba ve Piç". Her seferinde hayret ve heyecanla, sanki kendim yazmışcasına okuyorum satırlarını. Bir yazarın dilini kendime bu kadar yakın hissetmemiştim son zamanlarda. En son Vladimir Nabokov'un "Bir Günbatımı Ayrıntıları" olmuştu vazgeçilmezlerim arasında. Ama Elif Şafak biraz daha başka. Anlatması zor. Sanırım kendisi de bu zorluğu fark etmiş ki şöyle yazmış satırlarında: Nasıl anlatsam aslolanın okur ve yazar arasında değil, okur ve kitap arasında kurulan bağ olduğunu? Nasıl anlatsam kitapların yazarlarına değil, aslında onları seven, anlayan ve sahiplenen okurlara ait olduğunu? Nasıl anlatsam benim baktığım yerden tek tek her okurun ayrı, ayrıcalıklı ve özel olduğunu?"

Ve böylece, anlatmış yazının özgürlüğünü. Sözcüklerin anlamlara hapsolmayı aslında hiç sevmediklerini. Her okurda farklı farklı biçimlere bürünerek sonsuz olabildiklerini. Ve bu ebediyetin içinde yeniden doğup yeniden ölmeyi göze aldıkları için, belki de örnek alınası bir varlığa sahip olduklarını...

"Roman sanatların en yalnızıdır" demiş Elif Şafak. Çünkü bilmiş, doğumun ve ölümün sadece yalnızlık içinde var olabileceğini.   



2.12.10

Rüzgar'ın sözleri...

Güneyden esen rüzgarlar
Günlerdir devam ederken
Aklıma gelen sorular zihnimde birikirken
Ve cevapları yavaş yavaş içimden dökülürken
Gözlemlediklerim şunlar:

Bazı rüzgarlar inatçıdır. Çünkü ağaçların ne kadar derinlere sarıldığını merak eder.
Bazı ağaçlar ise hem köklerini hem de gövdelerini esnek tutarak rüzgara boyun eğer.
Bunlarından biri Alaçatı yöresinde yetişen Katran Ardıçıdır. Biçimi kendiliğinden rüzgarla savrulmuş gibidir. Sanki olacaklara karşı yerini almış hazır beklemektedir.

Epeydir süren ve evimizi, bahçemizi ve içimizi test eden rüzgar hazretlerinin
Neden bu kadar ısrarcı olduğunu, Ardıç ile tanıştıktan sonra daha iyi anladım.
Duymakta direndiğimiz sözlerini şimdi daha iyi duydum:

"Hadi bak kendine" diyor, "Hayatında sağlam olan ne? Gitmesi gereken ne? Bırakmakta zorlandığın ne? ve Bırakmaman gereken? "
"Yeterince sarılıyor musun içine? Derinlerine kök salıyor musun bakalım?"
Hadi dur ve bak, sarsıldıkça verdiğin tepkiye,
Ruhun acıyla kırılıyor mu? Yoksa huzurla boyun mu eğiyor sadece kedilerin duyduğu sözlerime? Ve izin veriyor mu onu şekillendirmeme?

Hayatınızdan geçen tüm rüzgarların, sizleri bir Ardıç gibi sağlam ve bir Ardıç gibi özgür kılması dileğiyle...