Ah Anadolu, ilk Aşkım



Anadolunun en çok bozkırlarını hatırlamayı severim. Ortasında yer yer bitiveren tekbaşına ağaçlarını. Gözlerini sonsuzluğa değdiren enginliğini. Ve o engiliğin içinden akan rüzgarlarını. Rüzgarların önce saçlarıma sonra burnuma taşıdığı toz zerreciklerini. Yağmur yağınca içime işleyen toprak kokusunu. Ve bu koku ile harmanlanmış kızıl çömleklerini. Testilerin içinden akan nar kırmızısı şaraplarını. Kar yağınca beyaza bürünen sessizliğini ve o sessizliğin içinden doğan sabah güneşini. Ama en çok da, o uçsuz bucaksızlığın bana kendimi minicik hissettirişini. Ve bu minicikliğin, beni ta kendi çocukluğuma taşıyışını. Ve çocukluğumun içine yuva yapmış çaresizlik hissini. Ve bu histen doğan ezgileri. Saz eşliğinde tüm kalplere dokunan türkülerini. Ve o türkülerin söylendiği yıldızlı geceleri. Bir de bakmışsın, gökyüzündeki tüm yıldızları içerecek kadar geniş bir yürek olmuşsun göz açıp kapayıncaya kadar. Ve içindeki hüzünden fışkırmış tıpkı "O"nun gibi bir sonsuzluk. Çünkü Anadolu ne zaman, ne mekan, ne sınır, ne de boyut tanır. O sadece hepsinin "bir" liğini yansıtır, hatırlamasını bilene.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarı Gagalı Siyah Kuş

Fu (Japonca Rüzgar)

Metaevrene Doğru Son Sürat Giden Bir Dünyaya İtiraflar